muhammed tevfik bosnevi

muhammed tevfîk efendinin, hüsrev paşanın kethüdâsı olduğu âna kadarki hayâtı kaynaklarda yoktur. hüsrev paşanın kethüdâsı iken, istanbul'da birçok zâttan ilim öğrendi. on birinci hocası olduğu söylenen etyemez dergâhının şeyhine hizmet ederken, tevfîk efendiyi bir cezbe hâli kapladı. ona her gördüğü eşyâ; "beni allahü teâlâ yarattı" diyordu. uzun süre bu hâli devâm etti. hüsrev paşa, onu kuşadalı ibrâhim halvetî'ye götürdü. kuşadalı ibrâhim halvetî; "siz sâlih bir kişiye benziyorsunuz" deyince, tevfik efendi başından geçenleri anlattı.anlatırken bir ara kendisinde halîfelik bulunduğunu ağzından kaçırdı. kuşadalı ibrâhim halvetî; "demek ki sizde halîfelik de var." deyince,muhammed tevfîkefendi; "evet var." dedi. kuşadalı ibrâhim efendi; "peki sırr-ı hilâfet nedir?" diye sorunca,tevfîk efendi; "insanın dâimâ tarîkat hırkası ile bulunmasıdır." dedi. kuşadalı ibrâhimefendi; "dâimâ hırka ile bulunmanın hikmeti nedir?" diye sordu.tevfîkefendi; "talebelerin keşfi açılınca çıplak görünmesinler." diye cevap verdi ve o anda ağlamaya başladı. kuşadalı ibrâhimefendiye kendisini talebeliğe kabûl etmesini ricâ etti. kuşadalı ibrâhim efendi; "bu âna kadar çektikleriniz boşa gidecek." diyerek onu talebeliğe kabûl etti. talebesi tevfîk efendinin başka bir hocaya bağlandığını duyan etyemez dergâhı şeyhi, tevfîk efendinin geri dönmesi için allahü teâlâya yalvardı. bir süre sonra hastalanan etyemez dergâhı şeyhine hizmet etmesi için, kuşadalı ibrâhim efendi, tevfîk efendiyi istanbul'a gönderdi. giderken tevfîk efendiye; "git, hocana hizmet et. o seni sever. onun sende emeği ve hakkı vardır." buyurdu. tevfîk bosnevî istanbul'a gidip, vefât edinceye kadar hocasına hizmet etti. hocası vefât edince, yerine geçerek ölünceye kadar insanlara doğru yolu göstermeye çalıştı.

muhammed suveymi

güzel hâller ve üstünlükler sâhibi olan şüveymî, gâyet mütevâzî, velî bir zât idi. hocası midyen eşmûnî’ye olan muhabbet ve bağlılığı pek ziyâde idi. ona olan hürmet ve edebinin çokluğundan dolayı, sohbette hocasının tam yanına oturmaz, biraz geride bir yerde otururdu. hocasına olan muhabbeti o derecede idi ki, bir kimsenin ona sıkıntı vermesine, onu üzmesine ve onun hakkında uygunsuz düşünceler içinde bulunmasına katiyyen tahammül edemez ve hemen müdâhale ederdi. bu kimse ister zengin olsun, ister fakir olsun, ister büyük olsun, ister küçük olsun, ister vâli olsun, ister çoban olsun hiç değişmez, hemen müdâhale ederdi. elinde bulunan asâsı ile, o kimseyi dürterek îkâz ederdi. onun bu hâlini bilenler, midyen hazretlerinin yakınına bile oturmaya cesâret edemezlerdi.

muhammed seybani

imâm-ı a'zam ebû hanîfe ile aynı soydan gelen muhammed şeybânî, küçük yaşta kur'ân-ı kerîm okumayı öğrenip, bir kısmını ezberledi. zamânının ilim merkezlerinden olan kûfe'ye giderek süfyân-ısevrî, abdurrahmân el-evzâî gibi hadîs âlimlerinden ders okudu. on dört yaşında iken imâm-ıa'zam ebû hanîfe'nin ders halkasına katıldı. ondaki ihlâsı ve samîmiyeti gören hocası, ona duâ ederek kur'ân-ı kerîmin hepsini ezberlemesini istedi. nihâyet çok kısa bir zamanda kur'ân-ı kerîmi ezberleyerek, imâm-ı a'zam'ın derslerine devâm edip, fıkıh ilmini öğrenmeye başladı. imâm-ı a'zam'ın vefâtına kadar dört sene ondan, vefâtından sonra da aynı usûl üzerine imâm-ıebû yûsuf'dan ders okudu. fıkıh ilminde yüksek dereceye ulaştı. bu hocalarından ve zamânındaki hadîs âlimlerinden hadîs-i şerîf öğrendi. fıkıh ilminde ihtisâs sâhibi olup, yirmi yaşındakûfe câmisinde ders okutmaya başladı. sonra medîne'ye giderek üç yıl müddetle imâm-ı mâlik'ten muvattâ'yı okudu; hadîs ve fıkıh tahsîl ederek kûfe'ye döndü.

muhammed senavi

muhammed şenâvî, çok yardımseverdi. dâimâ halkın ihtiyaçlarını karşılamak için koşardı. herkese, allahü teâlâyı devamlı hatırlamaları için zikir telkini yapardı. kimseden hediye almazdı. muhammed şenâvî’nin vâz ve nasîhatleri, çoğunlukla uzun olurdu. yatsı namazından sonra başlıyan sohbet, sabaha kadar devâm ederdi.

muhammed sazili

muhammed şâzilî, vilâyetin bütün makamlarını geçmiş, ilmiyle âmil, yüksek hâller sâhibi bir kimse idi. ilim, amel, hâl, zühd ve allahü teâlâya muhabbette pek ileriydi. çok kimse onun vâsıtasıyla hidâyete kavuşmuştur. büyüklüğünü kimse inkâr edemezdi. dünyânın her tarafından huzûruna gelenler, halledemedikleri meseleleri suâl ederler, tatmin edici cevaplar alırlardı. başka ülkelerden gelenlerle, onların lisânı ile sohbet ederdi.

muhammed bin suka

kendileri birçok âlimden hadîs ilmini tahsil ettiler. bunlardan başlıcaları; enes bin mâlik, ebu't-tufeyl âmir bin vâsıl, saîd bin cübeyr, abdullah bin dînâr, ebû sâlih es-semmân, nâfi’ bin cübeyr bin mut’am, ibrâhim en-nehâî, ibn-i ömer’in azadlı kölesi nâfî, münzir-i sevrî, muhammed bin münkedir, ebû ca’fer muhammed bin ali bin hüseyin, ebû bekr bin hafs bin ömer bin sa’d, ebû avn bin ubeydullah es-sekafî’dir.

muhammed siddik kesmi

muhammed sıddîk'ın ilk hocası hân-ı hânân abdürrahîm'in, nakşibendiyye yolunun büyüklerine bağlılığı ve yakınlığı vardı. muhammed sıddîk, tasavvuf yolunda yükselmek için hocasının işâreti ile, zamânın en büyük velîlerinden hâce bâkî-billah'ın huzûruna gitti. onun hasta kalblere şifâ veren sohbeti ile şereflendi. hâce hazretlerine her bakımdan teslim olup, bütün emirlerine ve hizmetine canla başla sarıldı. böylece hocasının en gözde talebeleri arasına katıldı. hâce'nin gönlünde muhammedsıddîk'ın husûsi bir yeri vardı. bunu zaman zaman bildirerek; "mevlânâ muhammedsıddîk'ın istidâdı çok yüksek ve kâbiliyeti pek çoktur" buyururdu.

muhammed siddik arvasi

küçük yaşta ilim tahsîline başladı. arvas medresesinde vegevaş'ta babasının icâzetli talebelerinden, molla abdülcelîl'den bir müddet okudu. ilk bilgileri öğrendi.daha sonra zamânın meşhûr âlimi ve tasavvufta büyük rehber seyyid abdülhakîm arvâsî hazretlerinden başkale'de ilim öğrendi. onun yüksek huzûrunda ilmini tamamladı. bundan sonra da tasavvufta yetişmek üzere çalıştı. bu hocası onu lâyık olduğu feyz ve kemâl derecelere ulaştırdı.hilâfetle şereflenip irşâd için önce arvas'a gitti. sonra hocasının emriyle van müftülüğünü kabûl etti.

muhammed siddik

muhammed sıddîk kardeşlerinin en küçüğü idi. muhterem babasının ihtiyârlığı zamânında dünyâya geldiği için, babasının ve annesinin çok sevgilisi idi. babası muhammed ma'sûm hazretleri, diğer oğullarına müjdelediği bütün kemâlâtı buna da müjdeledi.muhammedsıddîk, küçük yaşta ilim tahsîline başladı.tefsîr, hadîs, fıkıh gibi zâhirî ilimleri ve zamânının fen ilimlerini öğrendi. on sekiz yaşında büyük bir âlim oldu. bu arada babasının teveccühleri ile kalb ilimlerinde de en yüksek derecelere çıktı. "vilâyet-i ahmediyye" ismi verilen üstün makâmın sâhibi oldu. bu makâma kavuşmadan önce rüyâda peygamber efendimizi görerek vilâyet-i ahmediyye makâmı ile şerefleneceğinin müjdesini almıştı.

muhammed sami

muhammed sâmi, sam köyünde uzun yıllar tâliplerine ilim öğretti ve allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirdi. yavuz sultan selîm han, mısır seferine giderken, gaziantep'ten geçti. bölgede meşhur olan şeyh muhammed efendinin ziyâretine gitti. bu büyük zâtı bağ budarken buldu. hal ve hatırdan sonra, pâdişâh, muhammed efendiye; "buranın nesi meşhurdur?" deyince; "üzümü meşhurdur." dedi ve mevsim üzüm mevsimi olmadığı halde, asmadan bir salkım üzüm koparıp sultana verdi. bu zâtın büyük velî olduğunu anlayan sultan, onu çadırına dâvet etti. uzun sohbetten sonra sultan mısır'ı feth edip edemeyeceğini sordu. muhammed sâmi bir gün sonra feth müjdesini verdi. sultan; "sefere beraber çıkalım." deyince, muhammed sâmi; "siz gidin biz geliriz." dedi. savaşın en şiddetli zamânında birçok bağ bıçakları ve asma çubuklarının havada uçtuğu, karşı taraf askerlerine kayıplar verdirdiği görüldü.

muhammed said faruki

ahlâkının güzelliği, fazîletlerinin çokluğu, güler yüzü, yumuşak sözü, işlerinin hâlis olması ile zînetlenmişti. tahsîlini genç yaşında bitirdi. fen ve din ilimlerinde mütehassıs oldu. babasının gayretli çalışmaları, yardımları sâyesinde, büyüklerin sevgisine ve yüksek hâllere kavuştu. on yedi yaşında mânevî kemâlâta vâsıl oldu. birçok kıymetli kitaplara ta'likler ve hâşiyeler yaptı. mişkât-i mesâbih'e ta'likleri çok kıymetlidir. namazda otururken parmak kaldırmamak için, hanefî mezhebine göre yazdığı risâlesi şâheserdir. bu eserinde parmak kaldırmamanın daha iyi olduğunu isbât etmiştir. yüksek pederinin garîb sırlarına, acâib mârifetlerine mahrem idi. mektûbât-ı saîdiyye kitabında yüz mektup vardır. 1660 (h.1070) senesinde vefât etti.

muhammed said

muhammed saîd 1913 (h.1331) senesinde cizre'de vefât etti. kalabalık bir cemâat tarafından kılınan namazdan sonracizre mezarlığına defnedildi. vefâtından seneler sonra, aynı mezarlığa bir kişiyi defnettiler. akşam rüyâda bu kişiyi muhammedsaîd'in talebelerinden birisi gördü. o kimsenin başında iki suâl meleği duruyordu. defnedilen kişi korkudan titriyordu. yüzü ve vücudu simsiyahtı. suâl meleklerine cevap verecek bir hâli yoktu. bu sırada bir nûr kabrin içini kapladı. nûr coşup dalgalar hâlinde ölünün vücuduna çarpıyor, çarptıkça beyazlaşıyordu. sonunda bütün vücûdu nûr kesildi. meleklerin bütün suâllerini cevaplandırdı. ertesi gün bunun kim olduğunu merak eden talebe, hemen araştırdı. bir bakkal olduğunu, köylünün haklarını karıştırdığını, fakat bir gün muhammed saîd'in sohbetinde bulunup, ona muhabbet etmiş olduğunu öğrendi. bu durumun hocasının bereketiyle olduğunu anladı.

muhammed sadik

muhammed sâdık'ın, çocukluğunda, tâlim ve terbiyesi ile, yüksek dedesi abdülehad hazretleri meşgûl oldu. çok akıllı olup, nûr ve zekâ alâmetleri, yüzünden belliydi. babası imâm-ı rabbânî hazretleri; "babam bana; "sizin bu oğlunuz bana eşyânın hakîkatinden ve keyfiyetinden garip suâller soruyor. çok zor cevap verebiliyorum" derdi." buyurdu.

muhammed ruci

muhammed rûcî, küçüklüğünden beri insanlardan uzak ve yalnız kalmayı arzu ederdi.akranlarının arasına karışmazdı. evde bir odada, tek başına yaşamağa çalışırdı. babası ve dedeleri ticâretle uğraşırlardı.muhammed rûcî, babasının mesleğine hiç rağbet etmedi.

dâimâ resûlullah efendimizi rüyâda görmeyi temenni ederdi. bir gün eve girdi. annesi evde oturmuş bir kitabı okurken yanına yaklaştığında; "kim cumâ gecesi bu duâyı birkaç defâ okursa, rüyâsında resûlullah efendimizi görür." sözlerini işitti. böylece resûlullah efendimizi görme arzusu arttı. gelecek gece de cumâ gecesi idi. annesine; "cumâ gecesi gelince o duâyı okuyacağım. belki resûlullah efendimizi görürüm" deyince, "git oku." dedi. o da doğruca odasına gitti. kitapta bildirilen şartlara uyarak, duâyı okumakla meşgûl oldu. daha önce de, kim her cumâ gecesi resûlullah efendimize üç bin salevât okursa, rüyâsında resûlullah efendimizi görür, diye duymuştu. o duâyı okuduktan sonra, üç bin kerre de resûl-i ekreme salevât okudu. vakit gece yarısına yaklaşınca, yatağına yatarak uyudu. rüyâsında şöyle gördü: eve girdiğinde kışlık salonda annesi onu görünce; "oğlum niçin geciktin? burada seni bekliyordum. evimizi resûl-i ekrem teşrif etti. haydi gel, seni resûlullah efendimize götüreyim." dedi.elinden tutup, resûl-i ekremin bulunduğu yazlık salona doğru götürdü. resûl-i ekrem oturmuşlardı. etrâfında da birçok kimseler vardı. bunların bir kısmı oturuyor, bir kısmı ayakta duruyordu.resûlullah efendimizin etrafında halka yapmışlardı.dünyânın her tarafına mektuplar gönderiyordu. huzûrlarında bir kâtip vardı. resûlullah efendimizin buyurduklarını yazıyordu. o, şerefüddîn osman zeyyâr tukânî idi. o zât, zamânın büyük âlimi ve velîsi idi. annesi onu resûlullah efendimizin huzurlarına götürünce, resûlullah'a; "yâ resûlallah! zât-ı âliniz bana, ömrü uzun ve allahü teâlânın lütuf ve ihsânına kavuşacak bir oğlum olacağını buyurmuştunuz. o buyurduğunuz bu mu, yoksa başkası mı?" diye sorunca, resûl-i ekrem ondan tarafa doğru baktılar. sonra tebessüm ederek; "evet, o söylediğim oğlunuz budur." buyurduktan sonra, kâtip şerefüddîn osman'a, "onun için bir mektup yaz." buyurdu. o da bir kâğıda üç satırlık bir yazı yazdı. muhammedrûcî, kâtibin yazdığına bakıyordu. satırların altına şâhidlerin ismini yazar gibi, ayrı ayrı yerlere birçok kimsenin isimlerini yazdı. sonra kâğıdı katlayıp, annesine verdi. oradan ayrılınca, annesinden mektubu aldı. kendi kendine; "bu mektûbun muhtevâsını bilmiyorum. en doğrusu, geri dönüp, mektubu resûlullah efendimize göstereyim. bana mektubun muhtevâsını anlatırlar." dedi. bu düşünce ile döndü veresûl-i ekremin huzûruna girdi. "yâ resûlallah! bu mektubun muhtevâsını bilmiyorum." dedi. resûlullah efendimiz kâğıdı elinden aldı. kâğıtta yazılı olanları sesli olarak okudu. o daresûl-i ekremin okuduklarını bir defâda ezberledi. sonraresûlullah efendimize başka bir şeyi sordu. o anda, kapının sesini duyarak uyandı. annesi kapıdan içeri giriyordu. elinde kandil vardı. yatağından kalktı. annesi ona; "oğlum, rüyânda birşey gördün mü?" diye sorunca; "evet gördüm." dedi. o zaman, "ben de senin gördüğünü gördüm." dedi ve rüyâsını anlatmaya başladı. iki rüyâ arasında hiç fark yoktu.

muhammed resid

babasının derslerine devâm edip, medreselerde okutulan bütün kitapları okuyup, tamamladı. sâdece belâgat ilminde meşhûr bir kitap olan mutavvel kitabını okumamıştı. sıra gelince, bu kitabı, şemdinli tarafındaşinû adındaki köyde çok meşhur bir hoca olan molla abdurrahîm adında bir müderristen okumayı arzu etti. bunun için babası seyyid fehîm arvâsî hazretlerinden izin istedi. babası bu hususta emsâlsiz bir âlim olmasına rağmen içine böyle bir arzu doğdu. babası; "oğlum buraya kadar seni okuttum. o kitabı da okuturum." buyurdu ise de müsâde etmesini çok arzu ediyordu. "efendim bunda şüphem yoktur. ne olur bu şevkimi kırmayınız, lütf buyurunuz da müsâde ediniz." deyince müsâde etti.

muhammed parisa

muhammed pârisâ hazretlerinin tasavvufta hocası, evliyânın en büyüklerinden olan meşhûr islâm âlimi şâh-ı nakşîbend behâeddîn-i buhârî'dir. ona talebe olduktan sonra, sohbetlerine devâm edip, himmet ve teveccühüne kavuştu. böylece tasavvufta yüksek derecelere ulaştı. zâhir ve bâtın ilimlerinde zamânının bir tânesi oldu.

muhammed hevari

muhammed el-hevârî, bâce’de ilim öğrenmeye başladı. sonra fas’a giderek, orada ikâmet etti. fas'ta mûsâ abdûsî'den, kubâb ve bicâye’de ahmed bin hâris ve abdurrahmân vaglisî’den ilim öğrendi. mısır’da el-ırâkî ile görüştü. ondan ilim öğrendi. garpta ve şarkta birçok memleketleri dolaştı.

hevârî, mekke ve medîne’yi ziyâret etti. buralarda bir süre ikâmet etti. sonra namaz kılmak arzusu ile beyt-i makdis’e gitti. oradan da şam’a geçti. şam’da benî ümeyye câmiinde ders okuttu. seyahatleri sırasında birçok vahşî hayvanlar yanına gelir ve ona hiç zarar vermezlerdi. sonra vehrân’a gidip yerleşti. kendisine ilim öğrenmek için gelenlere ilim ve ahlâk öğretti.

muhammed bin omer

küçük yaştan îtibâren ilim öğrenmeye başlayıp, zamânın usûlüne göre tahsilini tamamladı. sahn-ı semân (fâtih) medresesinde müderris yardımcısı olarak vazîfe aldı. tasavvufa karşı alâka duyup, velîlerin sohbetlerine devâm etti. kendisini yetiştirecek kâmil ve olgun bir velî aradı. bu ateşle yanıp tutuştuğu sırada istanbul’dan memleketine gitmek üzere yola çıktı. bu yolculuk esnâsında sofyalı bâlî efendi ismindeki âlim ve velî bir zât ile karşılaşıp onun sohbetine ve hizmetine devâm etti. tasavvuf yolunda ilerleyip insanlara islâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmak husûsunda icâzet, diploma aldı. bâli efendi onu kendi memleketinde irşâd vazîfesine getirdi. bâlî efendi 1553 senesinde sofya’da vefât edince, vasiyeti üzerine onun halîfesi olarak vazîfesini yürüttü. sofya’da onun dergâhında talebelere ders vermeye ve insanlara islâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmaya başladı. ders verdiği talebeler ve diğer insanlar ondan çok istifâde ettiler.

muhammed omer

muhammed ömer'in ağabeyinin ismiabdülhamîd idi. o vefât edince, babası çok üzülmüştü. bu sebeple talebelerinden alebe'yi, yardımlarını istemek için hindistan'ın büyük velîlerinden olan bâkî-billah hazretlerinin kabrine gönderdi.alebe, bâkî-billah hazretlerinin kabrine varıp duâ etti. o sırada kendisini bir uyku hâli kapladı ve uyuya kaldı. rüyâsındabâkî-billah hazretleri ona şu müjdeyi verdi: "allahü teâlâ ona uzun ömürlü, hayırlı ve sâlih bir çocuk verecektir. biz ona ömer ismini verdik." bu müjdeden bir süre sonra doğan çocuğa bâkî-billah hazretlerinin koyduğu ismi verdiler. babası onu diğer kardeşlerinden daha fazla severdi.

muhammed murad efendi

beş yaşında ikenmuhammed himmet efendi mektebine başlayıpkur'ân-ı kerîm okumayı öğrendi.yedi yaşında kur'ân-ı kerîmi ezberlemeye başladı. on yaşında hıfzını bitirdi. hıfzını tamamlayınca babası o devrin istanbul'da bulunan kırâat âlimlerini dâvet edip sultanselim câmiinde hatm duası yaptırdı. üç gün müddetle cemiyetler tertib edildi. ziyafet verildi.bundan sonra hace ahmed efendinin mektebinde iki sene secâvend, tecvid ilmihal öğrendi. birgivî şerhi ve benzeri kitabları okudu. on iki yaşında bolulu hacehalil efendiden arapça öğrenmeye başladı. sarf ve nahiv öğrenip izhar kitabını okudu. sonra şeyh yahya efendiden molla câmi hazretlerinin kâfiye şerhini (molla câmi kitabını) okuyup tamamladı. bu hocasından mantık ilminde isâgûci, tasavvurât kitablarını da okudu. bu kitablardan bazılarını başka hocalardan da okuyup tamamladı. yine meşârik-ül-envâr, ibn-i melek, şerh-i akâid kitablarını ders almak sûretiyle okudu. bu sırada onsekiz yaşında idi. farsçadan da tuhfe-i vehbî, pend-i attar, gülistan, bostan kitablarını divan-ı hâfızı şirâziden bir miktar okudu.